Ana Renkler

annelik üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2010 Salı

Bir annenin hafakanları

Kızım 2 yaşına girmek üzere..
O yeni yaşına girerken ben de gel-gitler ve kafamda onlarca soru işaretleri ile başa çıkmak durumundayım..

İlk çocuklar,hele ki uzun süre kardeşleri olmazsa- hep şımarık olmak zorundalar mıdır?

2 yaşında tüm benliklerini sararcasına ortaa çıkan bu yeni huylar geçici midir?

Şımarık olmak tam manasıyla nedir?

2 yaşındaki bir çocuğa şımarık demek için henüz erken midir?

Bebeklikten yeni çıkmış olduğunu sık sık hatırlamak mı gerekir?

Alınması gereken önlemler nelerdir? Yoksa geç mi kalınmıştır?

Her isteğini mızırdayarak anlatan ve bunu huy haline getiren minik bir kıza karşı sergilenmesi gereken tavır ne olmalıdır?

Hele ki çalışmıyor ve sürekli minikle beraberken ,hep sabırlı ve sakin olmak nasıl başarılır?

2 yaşındaki bir minik istediği en ufak şey bile yapılmayınca ya da yapılmasını beklerken gereken sabrı gösteremeyince şiddete başvuruyorsa,elinde her ne varsa etrafa atıyor ya da elinin uzandığı ilk kişiyi -büyük ya da küçük- tırmalıyorsa ne yapmak gerekir?

İstediklerini yapmamak ne kadar çözümdür?

Unutturmaya çalışmak işe yaramıyorsa,anlatmak fayda etmiyorsa, "yapma"denilen şey her seferinde daha bir hevesle yapılıyorsa anne akıl sağlığını nasıl muhafaza etmelidir?

Minikleri bu koskocaman "ego"larından sıyırmak,zamanla bu "ben" merkezli hayatlarından kurtarmak mümkün müdür?

Yoksa bu durum tek çocuk olmanın mutlak kaderi midir?

Tüm gün 100% gayret ve enerji ile bu durumla boğuşup,sabrını en üst seviyede tutmanın sonucu, sürekli yanında olan anneye kıymetsiz olduğu hissetirilir ve özlenen babaya eve adım attığı saniyeden itibaren tüm sevgi ve alaka kanalize edilirse,anne neler hissetmelidir?

"Biraz beni özlese mi acaba?" "daha az görüşsek daha sağlıklı bir iletişimimiz olur mu?" "ama o zaman tüm gün bir yabancının kızımla iletişimi nasıl olacak?"  şeklinde akla gelen sorular ve gel-gitler hemen def mi edilmelidir?


Çok karamsar bir tablo çizdim eminim.Aslında durum burada ifade ettiğim kadar kötü değil.Kızımla olmaktan çok memnunum,Allaha şükrediyorum çalışmak zorunda olmadığım için.Biliyorum o da mutlu..
Ama sadece bu sıralar sürekli bunları düşünüyor ve araştırıyorum.İleride pişman olmamak adına şimdi doğru adımlar atmak ve yerinde kararlar vermek istiyorum.

Çocuk büyütmek çok zormuş.Fiziksel ihtiyaçlar bir şekilde gideriliyormuş.Ama ya bu miniklerin karakterleri? Faydalı birer insan olarak yetişmeleri..İşte bunlar hepsinden daha zormuş.

Daha yeni başlıyoruz ama ben endişeliyim...

5 Ekim 2010 Salı

Bir Play Group Faciası

Bu konuyu yazıp yazmamakta kararsızdım aslında. Ancak annelerin bu konuda dikkat etmeleri gerektiğini düşündüm ve yazmaya karar verdim.

Tam olarak ne zamandı bilmiyorum, sanıyorum 1.5 ay olmuştur. İşten eve geldiğim bir gün sitenin girişindeki broşür kutusunda *** anaokulunun broşürleri gözüme ilişti. Gayri ihtiyari aldım, okudum. Sitemize çok yakın bir sitenin içindeki anaokulunun tanıtım broşürüydü ve yeni sezon fiyatlarını da iliştirmişlerdi. Bir de baktım ki 1.5-3 yaş arası playgroup kayırlarımız başlamıştır yazıyor. Aman dedim, iyi bir fikir gibi. Hemen gidip görüşeyim, oğlumu haftada 1 kez 1 saat yaşıtlarıyla oynaması için götüreyim. Neyse uygun bir vakit buldum ve görüşmeye gittim. Gayet güzeldi, girişte ayağıma giydiğim galoş bile beni benden almıştı aslında. Etraf temizdi, her yeri gezdirdiler bana. İyi güzel hoş.. Çocuklar nerde dedim, şöyle böyle birşeyler söylediler. Gördüğüm sadece 2 çocuk vardı, saat 5'ti görüştüğümde. Düşündüm tüm çocuklar evine gitti heralde dedim geçtim. Üstünde durmadım. Akabinde deneme amaçlı bir gün kararlaştırdık. Ben işteyken oğluma annem baktığı için sıkı sıkı tembih ettim annemi. Aman sakın fazla kalmasın, oyun saati bitince hemen al gel. Sakın yalnız bırakma sen de yanında dur vs vs vs... Çünkü anaokulu çalışanları öyle ısrarcıydılar ki en azından deneme gününde yarım gün kalmasıyla ilgili. Gerçi ben bırak desem de annem bırakmazdı ya o da ayrı:)

Herneyse, ilk gün gittiler. Oyun zamanı süresince annem de yanında - aynı odada - bulunarak oyun oynayarak eve geldiler. Buraya kadar herşey güzel ama sadece 2 çocuk olduğunu ve onlarında 4-5 yaşlarında olduğunu öğrenince hemen anaokulunu aradım. Sonuçta ben çocuğumu yaşıtlarıyla oynaması için gönderecektim oraya. Onlar da o saatte çocukların gelmediğini, öğleden sonra geliyor olduğunu söylediler ve ertesi gün öğleden sonra programına katılmak üzere sözleşip görüşmeyi bitirdik. Ertesi gün annem yine oğlumu oyun zamanı götürdü ve o gün çocuğun alışması için yanında bulunmamasını söylemişler. Annem benimle görüştü ve dışarda beklemek üzere yanlarından ayrıldı. Anaokulunun duvarı yok, nasıl anlatsam, etrafı tamamen cam. yani sadece pencerelerden oluşuyor, içerisi tamamen görünüyor. Bu durumda gönül rahatlığıyla bırakabildik. Neyse uzatmayım o saatte diğer çocukların yemek zamanıymış, bizim minik kaşif de yemekhaneyi keşfetmek için koşup gitmiş onlarla. Bizimkini de oturtmuşlar. Annem bizimkini almak için içeri girdiğinde çay içirirlerken bulmuş. ÇAY içiyormuş çocuklar düşünebiliyor musunuz, önlerinde de domates ve peynir. Bizimki hadi playgroup, yani 1 saat oyna ve eve git.. Ama ya diğerleri? Öğlen yemeğinde yedikleri bu!!! Yanında da misss gibi ÇAY!!!

Çok kızdım çookkk...

Anaokulunun müdüresi ile görüştüğümde, tepkimi belirttiğimde, açık çay verdik birşey olmaz demesin mi bana...

Aklım almıyor bu lakaytlığı..
Minicik çocuklara çay içirip de bunu da bir matahmış gbi söyleyen müdürenin yaptığını da aklım almıyor...

Sonunda ne mi yaptım?

En iyi playgroup bizim sitenin oyun parkı dedim. Bir sürü yaşıtıyla, yanında biz olarak ve çay içmeyerek !!! oyununa devam etmesini istedim.

Müdüreye de bir daha beni aramamasını söyledim...




5 Nisan 2010 Pazartesi

ASİL BİR MİLLETİZ BİZ

Söze nerden nasıl başlasam bilemiyorum. Biz ne asil bir milletiz böyle, ne yardımsever insanlarız.. İçimize işlemiş yardımseverlik resmen.. Her an yeniden ve yeniden şahit oluyorum ne koca yürekli insanlar olduğumuza. Ve çok şükrediyorum. Ne güzel bir coğrafyada varolmuşuz ve yaşıyoruz...

Bu yazı da nerden çıktı diye düşünüyor olabilirsiniz. Yardımsever bir millet olduğumuz kesin. Ama ben bunu hamilelikten bu yana daha bir hisseder oldum. Otobüse bindiğimde bana yer vermek için yarışan yaşlı dedeler, sen yorulma yavrum ver çantanı ben taşıyım diyen teyzeler, gençleri artık hiç söylemeye gerek görmüyorum. Kendisi belki yardıma muhtaçken, anne olacak yavrusu yaşında birine nasıl da özel olduğunu hissettirdiler anlatamam. Annelik çok özel yapıyor insanı .. çok çok özel...

Doğumdan sonra, özellikle izin zamanlarımda oğlumla olan yürüyüşlerimiz esnasında, kaldırımlardan bile arabayı geçirmek için koşturan insanlar, tramvaya bineceğimde bebek arabasına el atan beyefendiler. Ve beni en çok duygulandıran, yanımda eşim varken, tramvaydan bebek arabasını indirmek için eşime yardıma koşan askerler... Sonuçta biz eşimle de indirebilirdik, ama 3 asker birden koşup yardım ettiler eşime... Biz nasıl bir milletiz? Bizim mayamız sevgiyle, hoşgörüyle, İNSANLIKla yoğrulmuş, bu bir gerçek... Ne kadar dejenere olduğumuzdan dem vurulsa da gün be gün... İçimize işleyen İNSANLIKımız ayrılmıyor çok şükür ki bizden...

Vesselam...



1 Nisan 2010 Perşembe

...Benim Çocukluğumda...



Geçmişe ait özlemlerimiz oluyor mutlaka zaman zaman. Bilirsiniz, özellikle "eski Ramazanlar" diye sıkça duyarız kurulan cümleleri... Eskinin tadı mı başkaydı, yoksa insanlar yaşadıklarından tat almayı mı biliyorlardı orası meçhul.. Ama eskiye dair kuracağım bir cümle var ki, özlemleri barındırır içinde...

"Benim çocukluğumda" diye başlayan cümlelerim 16 aydır sıkça tekrarlanıyor dudaklarım arasında.. Çocukluğumu özledim sanmayın, ben o günleri çocuğum adına özlüyorum. O günlerin sıcaklığını, saflığını, temizliğini özlüyorum ben...

Benim çocukluğumda, mahallede tüm arkadaşlar toplanır 15-20 kişi yakan top oynardık. Erkeklerin futbol maçlarına iştirak eder, sadece kalede değil forvet de olur goller atardık.. Bisikletimize sabah 8'de biner, öğlen karnımız acıkırsa ancak eve uğrardık. Ancak giderken hangi mevkiye gittiğimizi mutlaka annemize söyler, onu da merakta bırakmazdık. Akşam ezanı ile en geç eve girmek şarttı ama.. Kuralımız böyleydi. Evimizin önünde küçücük bedenime tezat koskocaman bir cami, göklere uzanan bir de minaresi vardı. Minareden yükselen ezan sesi, eve gir zili gibiydi çocuk aklımca. Akşam yemeklerinde tüm aile birlikte masaya oturur, sohbet muhabbet eşliğinde yemekler yerdik.

Yemek faslı bitip 'de ajans* bittikten sonra, yaz günleri kamelyamıza çıkar otururduk. Müstakil evlerimiz arasında akşamları da komşuluklar devam eder, şen şakrak muhabbetler edilirken bahçelerde, biz çocuklar yemekle bölünen oyunumuza kaldığımız yerden devam ederdik. Geceleri en sevdiğimiz oyun saklambaç olurdu, gece bizi saklardı, biz gülüşlerimizle geceyi...

Tüm komşular birbirine güvenir, evini çocuğunu birbirine emanet edebilirdi. Birinin evinde olmayan diğeriyle paylaşılır, birinin evinde pişen diğeriyle bölüşülürdü gönüllülük dairesinde..

Benim çocukluğumda misketler vardı rengarenk. Ceplerimiz şişene kadar doldururduk misketle. Birbirimizi "üter", ertesi gün "ütüleceğimizi" de bilirdik... Ağaç tepelerinde gezinirken kolumuzu bacağımızı çizdirsek de aldırış etmez, en tepedeki en kırmızı kiraza ilk ulaşan olmak için yarışa girerdik. Çamurdan fırınlar yapar, içinde patates pişirirdik...

Benim çocukluğumda biz, güvenle, doya doya, ve gerçek kişilerle oynayabilirdik...

Şimdi misketlerin yerini tasolar, istopların yerini bilgisayar başı oyunlar aldı.. Artık arkadaşlarını bile sanaldan buluyor yavrular... Parklarda doyasıya dönme dolaba binilmiyor, çocuklar artık atari oynamayı seviyor. Bizim ajans zamanını bile tv karşısında geçirmeye tahammülümüz yokken, şimdi rengarenk çizgifilmlerden gözünü alamıyor minikler...

Bir de şu var; düşünüyorum da, acaba oğlumun dışarda oynamasına ne kadar izin verebileceğim? 3. sayfa haberlerinin oldukça kabardığı şu dönemlerde, hangi parka onu tek başına göndermeye cesaret edebileceğim?

Siz söyleyin şimdi, eskiyi özlemeyim de ne yapayım şimdi ben...

Not: Bu yazı için bana fikir veren eşime çok teşekkürler... 
*Ajans: Trt 1'in 20:00'da yayınlanan haberleri..

30 Mart 2010 Salı

Ben de bir bireyim artık!



Kızımın 16. ayı doluyor bugün. Özellikle yürümeye başladığından,yerlerden kalkıp dik durmaya başladığından beri daha da bir büyüdü gözümde. Artık bebek değil de bizler gibi birer birey olduğunu hissettiriyor bizlere. İstekleri daha net,alışkanlıkları daha keskin. Onun da zevkleri var. Yapmak istedikleri,istemedikleri..  Yeterli gördükleri,doyamadıkları..  Sosyal hayatın içinde o da artık aktif rol alabiliyor. Dışarıda insanların arasına karışıp,parkta oyun oynayan büyüklerine eşlik ediyor. Yanlarında durup “beni de aranıza alın” der gibi sabırla bekliyor ve tebessüm ediyor mutluluktan.( Ama sabrı çabuk tükeniyor :) ) Öğlenleri uyku saatinin geçirilmesini sevmiyor. Sabah uyanınca ve gece uyumadan önce sütünü içsin,ballı ve ılık olsun istiyor. Hoşuna giden bir şey gördüğünde, gülerken benim ve babasının yüzüne,gözlerimizin taa içine bakıyor,sevincini paylaşmak istiyor,tepkimizi izliyor.  Bulaşık makinesini boşaltırken bana yardım etmeyi artık kendi görevi biliyor. O çıkarıp veriyor,ben yerine yerleştiriyorum. Ve bundan büyük keyif alıyor. İşe yaradığını,büyüdüğünü hissediyor adeta. Beraber bir iş yapmanın keyfine varıyor.Ve daha bir çok şey..

Asıl iş bundan sonra başlıyor sanki. Sınırları koymanın ve ona belli etmenin zamanı artık. Ona bir birey olduğunu sonuna kadar hissettirmeli,fikirlerine değer vermeli,isteklerine saygı duymalı. Ama sınırları en baştan belirlemeli ve de ona belli etmeli.Yoksa  her istediğini yaptıran bir çocuk yetiştiriyor olmaktır bunun aksi.

Bizim nesil,hatta bizden önceki nesiller daha sık duyardı: “Sen sus,daha küçüksün, anlamazsın”, ”Büyüklerin işine karışılmaz” türevi cümleleri. Neyse ki artık anne-babalar bu konuda daha duyarlı. Minicik çocukların bile fikri soruluyor. Ama Hilal’in de anlattığı gibi evdeki küçük patronlar olmalarına izin vermeden,fikir sormak sonra da gerekeni en adil şekilde yapmak doğru olanı.Adil olayım derken,ipleri onların eline vermemeli.

Uzmanlara göre biz çocukların hayatına göre değil,onlar bizim hayatımıza göre yaşamalıymış. Bu elbette onları kendi hayat koşuşturmamıza birebir dahil edelim demek değil. Ama tamamıyla onlara göre bir düzen oluşturmak yerine,bu düzen içerisinde kendimize de özel bir alan bırakabilmek,onları da bu düzene adapte bir forma kavuşturmak,orta noktaya yakın bir yerlerde buluşmak belki de..

Dünyanın  ne onların etrafında ne de bizim etrafımızda dönmediğini anlatabilmeli onlara.Bunu onların iyiliği için yapmalı. İleri de daha gerçek (!) hayata dahil olduklarında daha az üzülsünler,daha az kalp kırıkları olsun diye.

Kendi iç seslerimi,biraz dışa yansıtma oldu biraz bu yazı. Yapılacaklar bana göre belli ama teorikte.. Pratiğe dökülmesi de umarım aynı şekilde başarılı olur.

Yeri gelmişken küçük bir hatırlatma.. 20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ve 9 Aralık 1994 tarihinde T.B.M.M. tarafından kabul edilmiş olan "Çocuk Haklarına Dair Sözleşme"yi herkes mutlaka okumalı,haberdar olmalı. Önce biz bilelim,onların haklarına saygı gösterelim ki,ileri de onlar da haklarına dört elle sarılabilsinler,sahip çıkabilsinler.
Okumak isteyenler buraya. 
Minik bireylere kucak dolusu sevgiler..





29 Mart 2010 Pazartesi

Nasıl Süt Sağılır?



Özellikle çalışan anneler için bir hayat kurtarıcıdır süt sağma makineleri. Doğum izni topu topu 4 ay sürer, bunun bir kısmı da mecburen doğum öncesi kullanıldığından çocuğunuzla doya doya geçireceğiniz birkaç ayınız vardır sadece. Bu süre içeisinde yeni doğum yapmış anne öncelikle sütünü artırmaya çalışır. Çocuk ne kadar emerse, o kadar süt üretir vücut. Kimyası, doğası böyle bu işin, böyle yaratılmışız. Bunun dışında iki önemli faktör daha var - ki ben bunları sadece kendi tecrübelerimi göze alarak yazıyorum - süt artırmak için dinlenmek ve sıvı alımı çok önemlidir. Ben zaten suyu seven biri olduğumdan bu konuda sıkıntı çekmedim. Çok dinlendiğimi, çocuk uyudukça uyuduğumu söyleyemem ama sıvı alımı ve bol bol emzirmek çok faydalı oldu bunu söyleyebilirim.

İlk zamanlar süt bol oluyor, çocuk tam ememediği için belki, belki de sütün artması için böyle bir yaratılış hikmeti var ortada, çocuk emdikçe de sütünüz artıyor. İlk zamanlar sütün üretimini vücut ayarlamaya çalışırklen bir kısmı da akarak boşa gidiyor. İşte bu esnada süt sağma makineleri önem kazanıyor. Bu süre esnasında, özellikle işe başlamadan önce sütünüzü sağarsanız, işe başladığınızda veya acil bir işiniz çıktığında bu sütler sizin hayat kurtarıcılarınız oluyor. Burada dikkat edilmesi gereken, sütün üzerine mutlaka tarih ve kaç cc olduğunu yazmak ve dondurucuya öyle kaldırmak. En eski tarihliden başlayarak çocuğa vermelisiniz ki, bir nevi son kullanma tarihi geçmesin :) Bunu sadece çalışan anneler olarak da düşünmeyin, birkaç saatliğine bebeğinizi bırakıp çıkıp bir hava almak isterseniz, sütünüzü bırakıp gidebilirsiniz. Böylece aç kalmayacağı için sıkıntı da olmayacaktır. Ayrıca günlük bebeğinizin içtiği süt miktarını da birkaç gün içinde anlıyorsunuz. Buzluktan o ölçüde  süt çıkarırsanız bebeğiniz aç kalmaz, sizin de içiniz rahat eder işyerinde.

Süt ne sıklıkla sağılmalı?
İşe başladıktan sonra - veya bebeğiniz sütü sizden emmiyorsa - süt sağma makinelerinizi çıkarın ortaya. Hummalı bir çalışma başlıyor. Ben işe başladığımda bebeğim 3 ay 3 haftalıktı. Yani sadece anne sütü alınan bir dönemdi. İlk günler evdeyken sağıp depoladığım sütlerden kullandım. İşe gittiğim ilk gün yanımda süt sağma makinem de vardı elbet. O zamanlar 2 saatte bir sağıyordum. Bebek büyüdükçe 3 saatte bir sağmaya başladım. Sonra da 4 saatte bir sağdım. Yaklaşık 6. aya kadar 2 saatte bir, 6-9 ay arası 3 saatte bir ve sonrasında da 4 saatte bir sağdım. 1 Yaşından sonra 6 saatte bielsağsanız yeterli olur kanaatindeyim. Tabi herkes bunu kendi durumuna göre de ayarlamalı.

Sütün azalmaması için nasıl sağılmalı?
Sütün azalmaması için - ve hatta artması için - sağma işlemini göğüste süt kalmayana kadar yapmalısınız. Her sağışta da her iki göğsü de mutlaka boşaltmalısınız. Yani, ben öyle yaptım ve faydasını gördüğüm için böyle yazıyorum. Mutlaka ki başka yöntemler de vardır. Tabi tüm bunları yapabilmek için süt sağacaınız uygun bir ortam ve anlayışlı bir işvereniniz olmalı. O yönden çok şükrediyorum. Yok anlayışlı bir işvereniniz yoksa bile, günde 1,5 saat süt izniniz oluyor bebeğiniz 1 yaşına gelene kadar, işverene kanunlar hatırlatılabilir bu durumda. Ayrıca sütün azalmaması için süt sağma satini sakın geçirmeyin. Mecbur kalıp bir kez geçirdiyseniz de üzülmeyin, hemen sağın, donrasında dikkat edin bir sıkıntı olmuyor.

Ne tür pompa kullanılmalı?
İşe başlamadan önce yoğunlukjla bu sorunun cevabınbı bulmaya çalkıştım. İnternette biraz dolaşırsanız çoğunluk annelerin medela'nın elektrikli pompasını önerdiklerini göreceksiniz. Kullanan bir arkadaşım vardı hatta, çok memnundu. Ancak cidden traktör sesi gibi ses çıkarıyordu. Sanırım tek eksi alacağı yönü bu.. Ben özellikle elektrikli istiyordum ama manuel avent pompa kullandım. Manueli ilk başta neden istemedim derseniz, internet araştırmalarım sonucu manuellerin acıttığı ve hatta yara yaptığına dair bir sürü yazı okumuştum. Ancak hiç de öyle olmadığını gördüm. Yalnız bunu derken tüm manuel pompalar için diyemem, mutlaska ki acıtanları vardır. Onca anne muzdarip olup yazmış zira. Ben yukarda fotoda gördüğünüz avent pompayı kullandım. Öyle memnun kaldım ki size anlatamam. Şükürler olsun hiçbir sıkıntı da yaşamadım. Masaj başlığı ile ilgili yazıyı okumak için tıklayın. Okuduktan sonra geri dönmeyi unutmayuın :))

Pompa Nasıl Temizlenmeli?
İşyerinde her kullanımdan sonra yıkayıp, güzelce kuruluyordum. Elbette bu yeterli değil anck işyerinde başka yapabieceğim bir imkan - kaynatmak gibi - yoktu. Evde de yien avent sterilezatör kullanıyordum. Ancak doğrusunu söylemem gerekirse ilk başlarda sıkça kullansam da sonraları haftada bir steril etmeye başladım. Bu benim yöntemim sevgili anneler, siz yine uzmanlara danışın dilerseniz..

Soğuk süt bebeğe verilmeden önce nasıl ısıtılır?
Sütü buzluktan çıkarıyorsanız, öncelikle kendi kendine buzunun çözülmesini bekleyin. Ben yeterli zamanı ayarlayıp, sütü buzluktan buzdolaına çıkarıyordum. Buzdolabında buzu çözülen sütü de bebeğe vermeden önce biberona koyup benmari usulü kaynar su ile ısıtıyordum.

Nasıl bir biberon?
Bebeğe biberon seçerken çok dikkat edilmeli. Her gün biberonla süt içiyorsa bebeğiniz, biberon seçimi çok çok önem kazanıyor. Bilirsiniz, biberonla süt içerken içindeki hava biiter ve bebek biberon emziğini ağzından çıkarıp hava almasını sağlamazsa süt az gelir. Bunu yaşamamak için ben Dr Browns ve Avent biberon tercih ettim. Biberon emziğimiz de 3 noktalı olduğundan, ilk zamanlar tek nokta kullanıyordum. Sonraları 2 ve 3. noktalara geçtik. Bu biberon emziklerini de şiddetle öneririm.  

Süt sağma ile ilgili bu ilk yazım olsun. Daha yazacaklarım var ilerki günlerde de kısmetse onları paylaşmaya çalışayım. Sormak istediğiniz bir soru olursa ve yardım edebilirsem de çok sevinirim. Sevgiyle kalın...

 

27 Mart 2010 Cumartesi

Çalışmayan(!) bir annenin gözünden..



Çalışmayan (!) bi anneyim ben..

Peki nedir,nasıldır çalışmayan bi anne olmak?

Zannedildiği kadar kolay mıdır?

“Sizin işiniz kolay,sürekli evdesiniz” cümlesini sık sık işitmeyi hak edecek kadar mı kolaydır?

Fedakarlık sadece yavrusunu bırakmak zorunda kalıp çalışmakta mıdır?

Ya da çok mu zordur? Çok mu sıkıcı?

Kendinden,kariyerinden,sosyal hayatından vazgeçmiş bi anne etiketi,çalışmayan anneler için biçilmiş kaftan mıdır?

Sorular çok,cevaplar çoğu zaman net ama her anne için farklı belki de..

Bana göre..

Çalışmayan anne olmak;

 24 saat yavrusuyla bi arada olmaktır.

Gece uyuyup-uyanma seansları sonrası,sabah sinir harbinden çıkmış  gibi yataktan kalkmak ve sonra da olay mahallinden uzaklaşıp sakinleşme,rahatlama  seçeneği olmadan,tüm sakinliği ve sevgisiyle kaldığı yerden devam etmek zorunda olmaktır.Tüm gün mesaidir kimi zaman.

Kuzusunu bir yere bırakmak,gönüllü ya da gönülsüz ondan ayrılmak zorunda olmamaktır.

Evladına her istediğinde sarılmak,onu kucaklamak,doyasıya öpmek,koklamaktır.

Evde olduğu için, uyku saati dışında 1 sn. bile olsa ondan ayrılmak istemeyen bir çocukla, her işe yetişmek zorunda olmaktır. Yemek yapmalı,evi her zaman temiz olmalı,ne de olsa evde olduğu için çat kapı gelebilecek misafirlere her zaman hazırlıklı olmalıdır çalışmayan anne. Tüm bunların içinde becerebiliyorsa lavaboya gidebilmelidir. Ama asıl maharet bunu bile “çocuğum ağlayacak arkamdan” diye stres olmadan yapabilmektedir.Uyku saatinde banyo yapmak isteyip,telsizi almadan banyoya gidememek ve telsizden gelen bir sesle yarı sabunlu banyodan fırlamaktır.

Kışları, eğer ki gündüzleri kullanabileceğiniz bi araba yoksa, sürekli ama sürekli evde olmaktır.  Eğer ki aileden ayrı bir şehirde yaşanıyorsa, anne-çocuk birbirine arkadaş olmaktır,yalnızlıkları paylaşmaktır.

İlk senelerde bakımsızlığı tavan yapmış bir eş olmaktır. Böyle olmaktan nefret edip, pijama çıkarıldığında kendini şanslı saymaktır. Bu halinden nefret edip,şartları sonuna kadar zorlamak, türlü şaklabanlıklarla çocuğu oyalayıp kendine çeki düzen vermeye çalışmaktır.

Baharla birlikte sürekli dışarı olmaktır.El ele gezmektir,dolaşmaktır,keşfetmektir.Büyüdükçe kendine arkadaş olmaya başlayan o minik insana bakmaya doyamamak,hızla büyüyüşüne inanamamaktır. Yarın değişik ne yapsak,nereye gitsek diye bi sonraki günün planını yapmaktır heyecanla. Alışverişi beraber yapmak,eve gelip beraber yerleştirmek,her şeyden olduğu gibi bundan da bir oyun türetebilmektir.

Hasta olduğunda başucunda olabilmektir.Şimdi nasıldır,ne yapıyordur diye merak içinde olmamaktır.

Kendinle olabilmek için biraz büyümesi gerektiğini bilmektir. Aklına eseni,canının çektiğini yapamamaktır. Biraz internette gezinmek,maillerine bakmak ya da biraz kafa dağıtıcı birkaç hobi ile uğraşmak için öğle uykusunun uzaması için dua etmektir.

Tüm gün göreve hazır bi oyun arkadaşı olmaktır. Miniğiyle doyasıya oynamak,eğlenmek,bir çok oyunu beraber keşfetmektir. Yeniliklere “Aaaa” diye beraber şaşırmaktır. Söylediği her yeni kelimede, keşfettiği  her yeni mimikte,başardığı her adımda,her ilk’inde onun yanında olmak,büyümesinin her anına şahit olmaktır.

İş çalışmak ya da çalışmamakta değil,anne olmaktadır. Zorluklara kafayı takmayıp, anne olmanın keyfini çıkarmaya çalışmaktır..

 Not:  Bu yazıyı hazırlarken aslında çok tereddüt ettim. Amacım kesinlikle çalışan anne- çalışmayan anne kıyaslaması yapmak değil. Sadece kendi çerçevemden bir bakış. Bu böyle biline :)

25 Mart 2010 Perşembe

Ferrarisini Seven Bilge



Kitap tanıtımı yapmayacağım yanlış anlaşılmasın :) Bugün meslek farklılıklarımız ve anne - baba olunca bir anda zenginleşiveren meslek renklerimizle ilgili birkaç şey paylaşacağım...

Malum her çocuk farklı, istekleri, gelişimleri, yeme-içme tarzı, oyuncak seçimi, ihtiyaçları.. İkizler bile bambaşka haller sergilerken, bunca farklılığın olması da elbette ki çok normal. Bizim minik bey mesela, tekeri olan her türlü alet-edevat onun için oynamaya değer.. Sokakta park halinde duran araçların tekerlerinden tutun, bir çocuğun sürdüğü bisiklete kadar, ne kadar tekerli şey varsa aklınıza gelen, bizimkinin aklı orada.. Evde bir filomuz var sürekli genişleyen... İçlerinden bazıları gözde, bazıları ise daha az akla gelir cinsten... Ee durum böyle olunca, taze anne olarak ben tabi hemen bunu gelecekle ilişkilendirip "bu çocuk büyüyünce bir nakliye firmasının sahibi olacak" deyiverdim:) Oysa ki liseye gidene kadar avukat olmak için can atan ben, sonrasında fikir değiştirip mühendis oldum da bu hızlı değişime ben bile inanamadım. Ne çabuk hayallere kapılıyoruz çocuklarımız söz konusu olunca... Her yaptıklarını birşeylere sebep - sonuç gösteriveriyoruz.. Ya da sanırım ben öyleyim :)


Bir çocuğunuz olunca, mesleğiniz ne olursa olsun çeşitleniveriyor uğraşı alanlarınız. Bir öğretmenseniz, mühendislik dalında çalışmalara imza atabiliyorsunuz; muhasebeci iseniz, eğitim dalında ek çalışma yapıyorsunuz yavrunuzun yanında. Karşılaştığınız sorunlara çözüm üretebilmek için yeri geliyor bir ar-ge departmanı gibi çalışıyor, fikir üretiyorsunuz. bizim çocuğun sabaha karşı ıslanmalarına eşim tarafında harika bir öneri geldi mesela. "bez firmaları, ürettikleri beze ne kadar sıvı alacağını yazsınlar:) " .. " 130 cc'ye kadar taşıma kapasitelidir, sızdırmaz, yüksek emiş gücüyle bebeğinizin popişi kuru kalır:P "  Yeri geliyor reklamcı yönünüz de ağır basıp, ar-ge faaliyetleri neticesinde elde ettiğiniz yeni ürünün reklam çalışmalarını bile tamamlıyorsunuz:)) " en iyisi 130cc, biz daha iyisini yapana kadar:) "


Yeni patron o mini mini eller oluyor hayatınızda. Beklemeye tahammülü olmayan, sistematik, uğraşı gerektiren bir patronunuz daha oldu işte, hayırlı olsun :) İşyerinde atölye denetimine çıktığınızda, eve gidince kendinizin de denetleneceğini unutmayın sakın:) Altını zamanında değiştirmezseniz, yemeğini zamanında vermezseniz, patron hemen tehlike sinyallerini vermeye başlar. Sonuçlar da size kdv olarak döner tabiki pişik, huysuzluk veya ağlama olarak...

Mesleki farklılıklarımız olsa da, uğraşı farklılıklarımız olsa da, tüm anne babalar " ebeveyn" olma çatısı altında buluşuyorlar ortak payda olarak.. İşiniz ne olursa olsun, yeter ki evdeki patronunuz iyi olsun)

Tüm minik patronları öpüyorum. Sevgiyle kalın...

24 Mart 2010 Çarşamba

Uç Noktalardan Anne Manzaraları

Bir kişi…

Bir kadın…

Ve bir bebek…

Sonrasında da bir anne.

Birey kadın özgür müdahalesiz yıka ve çık kıvamında saçlarla mütemadiyen gülümseyip, topuk sesleri duyururken;birey anne olduğunda 'ah bir kuytu köşe bulsam da 1 saat şekerleme yapsam' diye düşünüp topuksuz ayakkabılarla da güzel olunabileceğini gösterme çabasındadır ah birde 5 cm. daha uzun olsaydım, birde 5 kilo verdim mi tamamdır diye düşünerekten. Bu düşüncelerin arasına (ister çalışsın ister çalışmasın)bir çorba ve bir cam rendeden çıkmış meyve püresi eklemeyi ihmal etmeden…
Aslında insan bir durum başına gelmeden çevresinde o durumu yaşayan insanları fark etmiyor. Örneğin sevgiliniz varsa veya bekarsanız hep kumru gibi dolaşan çiftlere odaklanıyor gözleriniz, hamileyseniz etrafta ne kadar çok hamile olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü dikkatiniz o noktada yoğunlaşmış durumda. Algıda seçicilik bir nevi. Eğer çocuğunuz varsa hep bebek arabası iten insanlar gözünüze çarpıyor kalabalıkta.

Kadının sorumlulukları vardır, ama hayatının her karesinde aldığı sorumlulukları toplasanız bir çocuğu olduğundaki sorumluluğu kadar fazla değildir.Kadın anne olduktan sonra ister çalışsın ister evde olsun en büyük sorunu zaman ve bu zamana karşı direnen yorgun bedendir. Normalde hiçbir şeyi ertelemezken anne olduktan sonra bebek dışında her şey için atasözleri de 'bugünün işini birazcık yarına bırak' şeklinde yeni bir versiyona dönüşür. Durum böyle olunca da o minicik eller annenin yaşamını da ev hayatını da ele geçirir ve kadın ben değil biz olur. Erteledikleri birikir, tıpkı bebeğine olan sevgisinin katlanarak artması gibi.

Bu sevgi katlanarak artarken anneliği uç noktada yaşayanları çeşitli kategorilere ayırmak mümkündür.

Dahi bebeğin annesi; Bu kategorideki annenin Einstein uzaktan akrabasıdır. Kesin Einstein amcasına çekti baksanıza aguuu dedi çocuk. Çocuk mutfak eşyalarıyla oynadığında aşçı, topla oynadığında futbolcu, bir düdük çaldığında da popun yeni yıldızı olur. Tesadüfen eline bir kalem aldı mı okur yazar bile yapar anne-baba el kadar bebeği. Çok zekidir bu kategorideki annelerin çocukları. Ay maşallah ne güzel… diye başlayan bir cümleyi bu annenin yanında söylerseniz asla cümlenin sonunu getirmenize izin vermez çünkü kendi aaa daha şunu ,şunu yapıyor şeklinde kendi tamamlar.

Rahat ötesi anne; girdikleri her ortamdan arkalarında bir enkaz bırakarak çıkarlar. Kendinizi evinizde koltuğun arkasına pusmuş bir şekilde bulabilmeniz an meselesidir. Özgürlükle alakası olmayan bir gevşeklik vardır ruhlarında. Oyuncak vb. bir çok materyal havada uçarken ve siz siper almışken o çayını içer ve size yeni trendleri anlatır.

Titiz anne; bu anneye göre kirlenmek asla o reklamlarda anlatıldığı gibi güzel bir şey değildir. Çocuğunu parka kar beyaz külotlu çoraplarıyla veya cirit gibi ütülü pantolonuyla götürüp, çocuğun hiçbir yere dokunmasına izin vermeden eve geri götüren, ıslak mendille yaşayan annedir. Çocuk kazara kumla oynayacak olsa, pis diye feryadını sağır sultan duyar. Mümkün olsa bütün dünyayı çamaşır suyu ile temizleyebilir.

Sinirli anne; muhaliftir, kuralcıdır ve muhtemelen koyduğu bütün kurallar yıkıldığı için sesi hep tiz çıkar. Sadece çocuğa değil topluma da tepkilidir. İki çocuğun kendi aralarındaki didişmelerine dayanamaz hemen olaya hakem olarak girer, ağırlığını koyar.

Çalışan anne; 24 saati zipp dosyası gibi 2 saate indirger ve bütün her şeyi akşam 2-3 saate sığdırmaya çalışır. Üzgündür, kendi seçimi olmasına rağmen evde çocuğuyla olmayı ister. Bakıcı, kreş gibi sorunlar omuzlarında çok ağır bir yüktür. Çalışan bazı anneler; genelde çocuğun bazı olumsuz tavırlarında çalışıyor olması nedeniyle kendisini suçlamaya meyillidir. Diğer grupta da çocukla geçiremedikleri vakitleri aldıklarıyla kapatmaya çalışma eğilimi söz konusudur. Ama bazı çalışan anneler bu dengeyi çok iyi kurar ve korurlar.

Evdeki anne; tıpkı çalışan annelerde olduğu gibi bu grubu da kendi içerisinde ikiye ayırmak mümkündür. İlk grup çocuğa görev bilinciyle yaklaşıp kendi saçını bile taramayı akıl edemezken bir diğer grup çocuğu hayatına adapte etmiştir öte yandan çocuğun dünyasına da adapte olmuştur. Ama bu grubun en büyük sıkıntısı yorgunluk ve kısır döngüdür. Çünkü toplantı stresi, satış grafiği, işgören performansı, bilançoda ki sapmalar gibi mideye saplanan stres yumrukları olmadığı için evde tuzun bitmesi bir yere kadar heyecan verici bir durumdur. Yeni arayışlar arar ve bu gruptaki anneler Geri dönüşüm şampiyonudur.

Aşırı sakin anne; çocuğu tarafından parmağında oynatılan gruptur. 10 kez hayır der ama bırakın çocuğu kendi bile duymaz. Çocuk düz duvara tırmandığında uyarırken de, çocuk doğru bir şey yaptığında onu överken de ses tonu aynıdır. Dolayısıyla tepkilerini özel ölçüm cihazı taksanız anlayamazsınız.

Tutarsız anne; bir gün hayır der bir gün evet, bir gün yasaktır bir bakmışsınız af çıkmış her şey serbest. En tehlikeli gruptur. Çocuk anlamlandıramaz ne yapacağını şaşırır. Ortaya sunduğu karışıkta pek tercih edilmez.

Kalıplara bağlı anne; teoriktir, çok okur ama pratikte her zaman uygulama fırsatı bulamaz. Okuduğu her genellemeyi çocuğunda uygulamaya çalışınca işler sarpa sarar. Aslında çocuğun kişiliği doğrultusunda uygulamayı tercih etse belki başarılı olacakken biraz kitabi ve ezber olur çocuğa yaftaladıkları. Çocuk sadece bildikleri ve öğrendikleri doğrultusunda düşünürken yaratıcılık ve fikir üretme noktasında tıkanır.

Aşırı evhamlı anne; herşey onun için endişe kaynağıdır. Aman düşer, aman yutar aman kusacak, ay yoksa hastamı olacak diye kendini yer bitirir. Yani sakınan göze çöp batar misali, en çok bu kategorideki annelerin çocukları gözlerinnin içine bakıldıkça hastalanır, düşer vb durumlara maruz kalırlar. Yaz,  kış çocuğun üşüyeceği takıntısı en çok gözlemlenen özellikleridir.

Bu kategorileri çeşitlendirebileceğimiz ve çevremizde böyle anneler görebileceğimiz gibi bu olayın aslında çocuğa olan sevgideki azlık veya çoklukla da ilgisi yoktur. Annelik kutsal ve tarifsiz bir duygudur. Ancak sevgiyi bol tutup çocuğumuzun da birey olduğunu kabul edip elinden tutmamız ardından da kendimizi fazla hırpalamamamız gerekiyor. Davranışlarımızın dozu, hem biz hem de çocuklarımızın hem fiziksel hem de ruhen sağlıklı birer birey olmaları açısından çok büyük önem taşıyor.
Unutmayalım ki uç noktalar tehlikelidir...

23 Mart 2010 Salı

Uyumak ya da uyuyamamak.. İşte bütün mesele!



Minik kızım,
Şimdi sen uyuyorken içime akıttığım gözyaşlarımla yazdığım küçük bi itiraf notu bu.Eğer ileride,geceleri sana karşı olan tavırlarımdan dolayı bilinç altında yer eden bişeyler olursa,beni geceleri tahammülsüz ve uykusundan uyandırıldığı için hep sinirli bi anne olarak hatırlarsan, bu yazdıklarım bi köşede dursun istedim. Yeter ki sana olan sevgimden şüphen olmasın.

Sen 6. ayını doldurduğundan beri gecelerimiz  delik deşik.Bazen diş ağrısı,bazen hastalık sıkıntısı,bazen açlık,bazen de başka şey.. Ama hep param parça.Büyümek zor annecim,biliyorum çok zor. O minicik bedeninle, o ağrılarla,sıkıntılarla,bu kocaman dünya düzeniyle başa çıkmak çok zor. İnan farkındayım bunun.
Ama ne yapayım? Benim de zayıf noktam bu belki de. Uykusuzluğa tahammülü çok çok az olan bir annen var senin. Ayların uykusuzluğu,yorgunluğu varken  üzerinde,daha bir önceki gece 2 saat uyuyabilmişse sadece,bir sonraki gece onlarca kez bir türlü tam olarak dalamadığı uykusundan uyanmak (!) anneni çok sinirli yapıyor.Yavrum,kuzum diyip seni öpe koklaya tekrar uyutmaya çabalaması her zaman mümkün olmuyor. Asık suratıyla yanına gelip,bazen  azarlarcasına bir ses tonuyla pışpışlıyor seni.  Peki sana mı kızıyor annen? Asla..  En çok kendine.. Bu kadar tahammülsüz,bu kadar dayanıksız ve uykusuzluğa bu kadar yenik düştüğü için kendine kızıyor. Yatağını sallarken, yanı başına koyduğu sandalyeye oturma ihtiyacı hissediyor geceleri. Başını yatağına yaslıyor çoğu zaman. Yine de senin yanında olduğu için,nefesini duyduğu için şükrediyor. Tüm gün yine senin yanında olacağı için,uykuda dahi olsa senden birazcık ayrı kalmaya,dinlenmeye ihtiyacı var annenin bebeğim. Sabah koşa koşa yanına gelebilmesi için buna çok ihtiyacı var.
Ben,bebeği uykudayken, “çok özledim,gidip uyandırıp sevsem mi?” diyen annelerden olamadım hiç. Tam aksine sen uyuyorken hep ayak parmaklarımın üzerinde yürüdüm evde. Sokak kapısının ziline not yapıştırdım,”aman basmayın zile” diye. Bulaşık makinesini sen uyurken hiç boşaltmadım,tabakların gürültüsünden uyanma diye. Hiç uyandırmak geçmedi aklımdan,o denli özlemedim seni uyurken. Bunu yapan annelerin sözleri ok gibi saplandı hep içime. Anneliğimi sorguladım,kendimi yargıladım her defasında.” Ben onlar kadar sevmiyor muyum kızımı?” diye binlerce defa sordum kendime. Kendimi çok yaraladım,başkalarının yaralamasına da izin verdim farkında olmadan…
Hepsi bi kenara.. Ben de böyle bi anneyim belki de. Tek bildiğim seni canımdan öte sevdiğim. Bu zor geceler elbette geçecek.Ben unutucam belki ama istiyorum ki sen de hatırlama.. “Hep yanımda olan, beni çok çok çok seven bir annem var” diye düşün yeter bana miniğim..


22 Mart 2010 Pazartesi

Dikkat Jaws Geliyor:)



Haftosunu küçük bir İstanbul kaçamağımız oldu. Ama ne kaçamak.. Bayrampaşa'nın ortasında köpek balıklarının arasında kaldık:) Yok, inanılır gibi gelmedi size biliyorum. Ben de görene kadar aynen sizin gibi düşünüyordum ama hani o Jaws serisinin korkunç kahramanı burnumuzun dibine kadar yaklaştı emin olun. Tabi filmdeki gibi devasa değildi, bir de bana çok sevimli geldi elimi uzatıp kafasını sevesim geldi:)



Sakın oyuncakçıya gittim sanmayın. Halis muhlif kanlı canlı köpek balıklarıyla görüştüm geldim:) Neyse daha fazla meraklandırmayım sizi. Forum İstanbul'daydık. Önce İKEA, sonra da hemen yanıbaşındaki Forum İstanbul'u gezdik. Tam çocuklarla gidilecek harika bir yer, ben tam not verdim doğrusu..


İster alışveriş yapın, ister oturun Gloria Jeans'de bir kahve molası verin, isterseniz de mini mini puz pateni pistinde cıvıl cıvıl çocukların içinde kayın. Dedim ya, çocuklar için harika aktivite noktaları var Forum İstanbul'da..


Turkuazoo'ya girerken kapıda bir çocuk topluluğuyla karşılaştık. Büyük ihtimalle bir anaokulundan geliyorlardı. Onlarla gezmek daha bir zevkli oldu. Meraklı bakışları ve heyecanlı sorularıyla hepimizi etkiledi çocuklar. Akvaryumların önündeki açıklamaları okuyup bol bol yorum yaptılar.



Hiç görmediğim bir sürü balıkla tanıştım ben de çocuklar gibi şen bir şekilde. Malum yanımızda onlarca çocuk varken, biz de çocukluk yıllarımıza dönüverdik:) Hazır bekliyomuşuz meğer:))



İşte bu minik parmaklar, küt burunlu ilginç balık amcaya selam veriyor. Diğer resimdeki vantuz amcanın kuyruğu da abartısız 2m. kadar vardı..


Yılan balıkları, piranalar, benekliler, amazondan gelenler, köpek balıkları, deniz yıldızları, yengeçler ve daha neler neler... Çocuklar hepsini bir arada görerek öğrendiler. Dalgıçların elinde hiç görmedikleri kabuklu deniz canlılarına dokundular.


Rengarenk harika balıkların görsel şölenlerini izlediler. Bazen gördüklerinin bir balık mı yoksa kuş mu olduğunu bilemediler. Suyun içinde olduğuna göre balıktır dediler...



Akvaryumlar çok çok büyüktü, ama onlardan da güzeli tünel kısmı idi. Tünelde tamamen suyun içine girmiş hissine kapılıyorsunuz. Yürüyen bandın üzerinde tünelden geçerken harika bir görsel şenlik yaşıyorsunuz...



Bu kocaman vantuzları görüyor, dalgıçların elindeki yiyecekleri nasıl da oburca hüplettiklerine şahit oluyorsunuz. Daha görmediğim ne çok canlı vardır kimbilir diye de kendinizi düşünmekten alamıyorsunuz...


Büyük küçük bir çok deniz canlısını burada görüyorsunuz. İsterseniz köpekbalıklarının yanına dalabiliyorsunuz da. Ben o kadarına cesaret edemezdim doğrusu:) Her ne kadar şirin görünseler de cesaret işi :))



Bakın sivri dişleri ile ne kadar da sevimli Jaws kardeş:))


Tünel çıkışında da benim çok da anlam veremediğim bu korsanlarla karşılaşıyorsunuz:)) Sanırım görselliği canlı tutmak, zenginleştirmek istemişler... Her ne kadar bana anlamsız gelse de, çocuklar bunları da çok sevdiler.



İşte bu da tünelin genel görüntüsü.. Gerçekten harikaydı, aklım orada kaldı, o sessiz sular ülkenin çok sesli korosunda kaldı aklım... İstanbul'da iseniz veya yolunuz düşerse, gitmeye çalışın bence. Çocukla gezilecek çok şirin yerlerden Turkuazoo...  

Halk jürisi nasıl bir dış sestir?

Uzun ince bir yoldayım, diye başlayan şarkı gibi miniciklerin büyümesi…

Gecede yürürsünüz, gündüzde…

İlk zamanlarda gazı çıkmaz, sonra da dişi…

Halk jürisi her zaman frekansınızın tuttuğu bir dış ses olmayabilir.
Sütünüz az gelir laf işitirsiniz, normalde yumurta kıramayan insanlar size komposto tarifi verir.

Herkes ‘hmm bol tatlı ye’ der, konuyla alakası olsun olmasın…

Çünkü emziren kadının milli marşıdır ‘tatlı’ halka göre.

Dur bir araştırayım deme şansınız yoktur silkelenip kendinize gelene kadar. Çünkü doğumdan çıkıp, her ne kadar hazırlıklı da olsanız kucağınızda minicik kalp attıkça heyecanınızda büyür. Siz teoriyi bilirsiniz ama pratik başka bir şey. Elinizin ayağınıza karışması doğalken ve pek tabi duymak istediğiniz tek ses ve size o an sevimli gelen tek ses ‘miniciğin gak sesi’ iken size önce hayırlı olsun der halk jürisi, sonrasında da hayırlı olsun amacı ile gelinen nokta her zaman hayırlı olmaz.
Normal doğum yaptıysan, başlar en dokunaklısından bir hikaye anlatmaya, Zaten doğum sonrası sadece ince uçları kalmış olan sinirlerin en ince yerini de burada tüketirsiniz.

Ama siz kazara sezeryan dediyseniz asıl hikaye o zaman gelir. E neden ki? Diye sorarlar çünkü bu durum anormaldir. Sezeryan nedir ki? Bulundu mu var mı öyle bir şey? Yok sen öl ama normal doğur şeklinde yıkıcı sorulara kendinizi savunma amaçlı farkında olmadan normal doğumu deneseniz bile bunun mümkün olmayacağını anlatmaya çalışırken yaşadıklarını anımsayıp daha çok ağlamaklı olursunuz. Veya başka bir boyutu ‘tıbben imkansız’ desenizde aman tıp imkan vermemiş eskiden tıp mı vardı.Veya ‘bu benim seçimim öyle istedim’ dediğinizde boşu boşuna kendini kestirmişsin tarzındaki cevap tokat gibidir.

Ama yok metin olmak lazım. Sorulan her sorunun ardından kendi verdikleri cevap halk jürisi tarafından biraz öğretici olmakla birlikte çokça yargılayıcıdır.
Yazın doğduysa kuzucuk terletme aç üstünü, kışın doğduysa ört ört üşütme şeklindedir telkinler. Yani orta nokta hiçbir zaman aranmaz. Tek doğru tek nokta…

Bir de kucağınıza aldıysanız tamam film kopar ‘ayyy alma kucağına kucağa alışmasın.’Yani sanki el kadar bebeğe hırsızlık gibi kötü bir şeyi empoze ediyormuş hissine kapılarak olduğunuz yerde kalırsınız.

Kazara sütünüz yetmiyor ve mama takviyesi yapıyorsanız yandınız. Kendileri sütleriyle bahçe suladıkları için sizin sütünüzün olmadığını, yetmediğini anlayamazlar. Siz nasıl annesiniz kuzum? Sütünüz var da emzirmiyorsunuz el kadar bebeği. Sanki gözlerinin içinde üç boyutlu gözlük var ve görebiliyorlar süt miktarını.

Doktor bol bol yürü ayakların açılsın der yok onlar yatmandan yanadır.

Bunlarla sınırlı da değildir aslında bebek büyüdükçe devam eder gider.

Bebeğin doğumundan sonraki büyüme evresinde;

Daha yürümüyor mu?

Daha konuşmuyor mu?

Daha dişleri çıkmadı mı? (Eğer aynı kişi üst üste böyle sorular sormuşsa bu soruya içinizde tüm biriktirdiklerinizle, dişleri çıksın ilk seni ısırtacağım şeklinde düşünmenize neden olabilir.)

Siz cümlelerde ki daha kelimesine takılıp normal akıştan şüphe etmeye başlarsınız.

Çünkü halk jürisine göre bebek bir kalıptır birey değil yani fabrikasyon üründür her bebek farklı zamanda farklı tepkiler veremez, sizin buna cevap hakkınız olduğu halde bebek ve çocukların farklı dönemde farklı özelliklerini ortaya çıkarma hakları yoktur. Mecbur yaşını karşılayacak. Bu cümlenin Türkçesi ne derseniz, bebek 12 aylıkken yürümeli…

Hmm iştahsız sanırım, ardından bilmem ne çorbası tarifi verilir.

Kabız mı sabun koy biraz poposuna bak nasıl geçecek görürsün.

İshal mi patates haşla ver bak nasıl geçer.

Yoğurdu sevmedi mi az biraz şeker ekle bak nasıl sever

Çocuk tv düğmesini mi elledi, hayır deme cıs de.

Çocuk zayıf biraz yok yok sen bakamıyorsun çocuğa…

Hava çok soğuk ne işin var dışarıda hasta edersin bak.

Bu kadar çok oyuncağa lüzum yok oyalansın bir iki çıngırakla yeter…

Şimdi bu halk jürisi bazen bir kişi bazen grup olabilmekle beraber bazen çok uzağımızdaki bazense çok yakınımız olabilir.Bazen dozajı ayarlayıp bazen çok ileri gidebilir.
Uzun ince bir yolda yürümek çocuk büyütmek, bu ince yolda size ışık tutanlar olsun, destek olanlar, tecrübelerini paylaşanlar. Baktınız ki köstek oluyor size hemen yan tarafından geçin kösteğe takılmadan… Siz kendi doğrularınızla kendi yolunuzda yürürken sizin kitabınızı onlar okumasa da olur. İç ses, dış sesi bastırır.

Sevgiler…

19 Mart 2010 Cuma

...:::Seni Anladım Anne:::...



Anne olunca anladım annemi..
Ve eminim tüm anneler de öyle..
Dün sevgili adaşım Hilal çok güzel bir yazı paylaştı tam da bu knuyla ilgili.. Kendisinden izin aldım, bugüzel yazıyı sizlerle de paylaşmak istedim:

Tüm öğütlerini reddediyorum
Tüm öğütlerini tutuyorum
Sana benzemek istemiyorum
Sana benzemek istiyorum
Kabuğumu kırıp içimi gösteremiyorum
Sana sarılırken seni itiyorum
Beni övüyorsun inanmıyorum
Evden gidiyorum senden gitmiyorum
Evinden kaçıyorum evine geliyorum
Anne oldum 
İnsan çok üzülüyor anlıyorum
Herkese kalbimi açabiliyorum
Ama bir tek sana açamıyorum
Ne zaman konuşmaya otursak biri kırılıyor sonra
Ne zaman kırılsa biri ağlıyor
Ağlayınca biri sarılmak gerek
Ben bir türlü yapamıyorum
İçimde hep pişmanlıklar
Kocaman özürler var coşup gelen
Tıkanıp kalıyor işte başka kimseyle olmaz bu
Neden diye çok sordum kendime bulamıyorum
Sana anlatırken sana anlatamıyorum
Sen güzel bir şey söylerken ben azarlandığımı sanıyorum
Tamam büyüdüm büyüyeceğim kadar 
Ama seni her görüşümde neden senin yanında hep çocuk kalıyorum?
Ağzımda büyük laflar, elimde büyük işler
Çocukça bir büyüklenmeyle ben hep sana kendimi ispatlamaya çalışıyorum
Sen benim iyiliğimi istedikçe, ben tüm iyiliklerimi senin önüne saçıyor
Sonra senden kaçıyorum
Hele anne oldum olalı iyice tuhaflaştım
Sen ne öğüt versen "doktor söyledi, okudum, biliyorum"
Yanımda zırhım hazır, sen bir akıl verirsin diye
Aslında bunların hepsi belki de sen beni daha çok beğen diye
Hepsi sen beni daha çok sev diye belki
Şimdi kendi kızımı büyütüyorum
Ama neden senin dizinin dibinden ayrılmıyorum?
Keşke seni üzmemenin bir yolu olsa bende
Keşke üzülmesek böyle uzun uzun
Keşke konuşmadan anlaşsak, ağlamadan, sarılmadan yeniden başlasak
Sen benim koynuna burnumu sürüp uyuduğum ilk sevgilimsin

Ben ne yapsam ne etsem hala çocuk gibi arkama dönüp hep sana bakıyorum*
Seni seviyorum

15 Mart 2010 Pazartesi

Babaanne Sandığından İnciler


31 senelik babaannem ama hala kapalı kutu sanki. Mübarek her gün yeni bir deyim, her gün yen bir atasözü.. Ben bile şaşırıyorum. Ya bu sözleri kendisi söyleyiveriyor – ki öyleyse bravo demek az kalır – ya da eskiler çok çok özlü söz konuşurlarmış ki babaannemin aklında da onlar kalmış ve yeri zamanı gelince gün yüzüne çıkarıveriyor sandığından..

Geçenlerde bana gelen bir arkadaşım, xxl bir anne, 2 çocuğunu salıverdi ortalığa benimle sohbete başladı. Bu sırada çocuklar mutfak oda demeden dere tepe düz gittiler.. Ee çocuk bunlar elbette yapacaklar , yaramazlık da hakları.. Hele de anneleri hiç seslenmiyorsa.. Annelik bu kadar xl olmayı götürür mü dedim içimden kendi kendime. Yani gittiğin yerde salmak, arkasını aramamak, ev sahibini nasıl bir sıkıntıya soktuğunu anlayamamak… Nasıl bir şeydir? Çocuk bu, bırakırsan şekerliği alır eline yalar, hazırladığın pasta tabaklarına elini atıp rastgele birinden bir parça koparır atar ağzına.. Sen misafir çocuğu diye bir şey diyemezsin ama için içini de yer.. xl annenin devreye girmesini beklersin, anne oralı olmazsa artık bu durumda kendi çözümünü üretme yoluna gidersin. Kendince anlatırsın çocuğa da çocuk ya anlar ya anlamaz.. Ya pasta tabakları elinde koştururken aklın mutfakta kalacaktır, ya da içerde hangi dolabına el atılmış düşüncesindesindir:)

Günün sonunda ne mi olur peki? Sohbet edilmiş, gülünmüş eğlenilmiştir. Her şey güzeldir ama yerli yerinde değildir. Ama bir şey vardır ki yerindedir, zamanındadır, tam isabettir, harikadır.. Ne midir o? Elbette babaanne sözü.. Kitap gibidir babaanne, söyledi mi isabet ettirir lafı varacağı menzile..”Et topağı olanın, ip yumağı olmaz”… Ee büyükler doğru demiş ama, yeni neslin pek haberi yok gibi :)Zira o ip yumağından bir türlü vazgeçemeyenler de oluyor işte hayatta:)

Selametle..

11 Mart 2010 Perşembe

TRT Ankara Radyosu ve Bir Tabak Kuru Fasülye


5 yaşımda anaokuluna başlamıştım. Hafızam şimdilerde çok iyi olmasa da küçüklüğümde yaptığım - yaşadığım şeyler dün gibi aklımda. Aradan yıllar geçse ve üzerine beynim bir sürü bilgiyi kaydetse de, o günler hiç silinmedi çok şükür. Sanırım çocuğun henüz yeni yeni işlenen beyni, olabilecek her ayrıntıyı yazıyor zamanı gelince hatırlansın o eski günler diye..

Anaokuluna gitmem benim için gerçekten çok faydalı oldu. İlk sene korkarak başladığımı hatırlıyorum. Kırmızı çok şirin kıyafetlerimiz vardı. Acaba diyorum kırmızıyı o nedenle mi çok seviyorum:) Korkarak başladığım anaokuluna, sonraki sene ben kendi isteğimle gittim. Aslında mahallede haddinden fazla arkadaşım vardı, ama anaokulunun yeri de her zaman farklı oldu. Oyun oynarken öğrenirdik, birlikte yemek yerdik, öğretmenimiz - ismini hala hatırlıyorum - bize çok güzel şarkılar öğretirdi.

Her gün bir anne kek, pasta , börek , çörek getirirdi. Çocukken yemekle pek aram olmadığını, anaokulundan sonra düzeldiğini söyler hep büyüklerim. Tahammül edemediğim tek nokta vardı, annelerin getirdiği sütün içinden kaymak çıkması :) Kaymaklı süt varsa da bir poşete öğretmen görmeden sütü dökerdim, eve götürürdüm:)) Sonra annem öğretmenimle konuşmuş sanırım, bir daha kaymaklı süt gelmedi...
Her ne kadar çocuk olsak da, o arkadaş ortamında kocaman insanlar olduğumuzu hatırlıyorum. Hepimiz bir birey, hepimiz kendini kabul ettirme çabasında, bu dünyada ben de varım diyebilecek miniklerdik. En çok da 23 Nisan'larda stadyumdaki yürüyüşlerimizi hatırlıyorum. Hepimize gelinlikler dikilmişti, erkeklere de damatlık. Rengarenk gelinlikler içinde saçı başı yapılmış gelinler ve damatlar, şimdi kendimize tekrar baktığımda, ne şirinmişiz diyorum.. O zamanlar şirin olabilecek kadar küçük olduğumun farkında değildim. Bu arada yanımda yürüyen minik damat arkadaşım - adını hatırlayamıyorum - yürüyüş öncesi benden baya dayak yemişti:P Ama nedendi unutmuşum :))

Kış günleri eve giderken hayalimde hep şu olurdu: " Sıcacık eve gitsem, çıtır çıtır yanan sobanın yanına otursam, annem kurufasülye getirse bana:P TRT Ankara radyosunda o huzur dolu şarkılar çalsa. Yemeğimi yesem, oyuncaklarımla oynasam..Var mı benden daha keyiflisii.. oohh "
Bu görüntü işte, seneler geçti ama kafamdaki en keskin hatıralardandır..

Cedric diyor ya, "8 yaşındaysanız..." ... Ben de diyorum ki, "6 yaşıdnaysanız, bu dünyada ben de varım diyorsunuz. Boyunuza, yaşınıza bakmadan kendi kimliğinizi ortaya koymaya çabalıyorsunuz. Ve 6 yaşındaysanız, hayat çok eğlenceli oluyor. Hele de bir anaokuluna gidiyorsanız.."

8 Mart 2010 Pazartesi

Yeni Dünya Düzeni İçimizdeki Anneyi Öldürüyor Mu?

 

Fıtri bir olgu olan annelik ve yuvasını koruyup kucaklama, her kadınınen erken tanıştığı hislerdendir. Erkek çocuk arabalarıyla oynamayı tercih ederken, kızlar ellerine oyuncak bir bebek alıp onu ayaklarında sallamaya, biberonla beslemeye, onu koruyup kollamaya çalışırlar. Hatta gördüğüm bazı çocuklar bu hisleri o kadar yoğun yaşıyorlar ki, oyuncakları yaşıyormuşçasına ona annelik yapmakta sınır tanımıyorlar. Peki bu nasıl açıklanabilir? Ona daha minicikken anneliği öğreten kimdir? Elbette kendi annesini modelliyor, onun kendini doyurduğu gibi o da bebeğini doyurmaya çaışıyor. Ama bunu hep kızlar yapıyor, erkekler kamyon kasalarına kum doldurup boşaltırken.. Yani onlar da fıtratları gereği evin dışındaki işleri yerine getirmeye alışma  ve çalışma çabasındalar.. 

Fıtri olarak içimize verilen bu yuva yapıcı - dişi kuş - luk, zamanla sekteye uğruyor, onun önüne başka şeyler geçiyor sanki son zamanlar. Eski anneler yavruları ile bizzat kendileri ilgilenirken, yeni dünyanın yetiştirdiği biz anneler yavrularımızı bir başkasına ( bu kim olursa olsun ) teslim edip, sabahın seher vaktinde evimizden çıkıveriyoruz hiç düşünmeden. Düşünüyoruz aslında. Yeni dünya düzenine göre programlanmış beynimiz anında sıralayıveriyor nedenleri ve sebepleri.. "Çocuğum için" diyoruz, "kariyerim için" diyoruz, "Bir kadının çalışması şart" diyoruz, "okudum boşa mı yoruldum çalışmak zorundayım" diyoruz... Tabi bu mazeretlerin ardı arkası kesilmiyor. Kendimizce biz sıraladıkça vicdanımızı temize çıkarıyor, içimizi ferahlatıveriyoruz.. Peki ya asli görevimiz olan anneliğimiz? Yeni dünya düzeni içimizde - ufacık yaşlarda - filizlenen anneyi öldürdü mü? Değiştirdi mi yoksa? Ne oldu o koruyucu anneye? Yanında olamadığımız çocuğumuzu da bu yeni dünya çarklarında biletiyor, onu da bu şartlara hazırlıyoruz.. Sonra da "Ahh nerde o eski zamanlar " diyoruz.. Oysa biz eski biz olsak, zaman yine eskisi gibi gül kokacak, haberimiz yok..
Unutmayalım, sabahın seherinden akşamın kör karanlığına kadar dışarda olan bir "Anne", asli işini bırakıp teferruatlara takılıp kaldıkça, ne istediği gibi bir evlat yetiştirebilecek, ne de bu kapitalist düzeni doyurup sonunda kendi de kemale erebilecek. Çok işi bir arada yapmaya çalışma çabasındansa, asıl olan ve ASİL olan görevlerimize yoğunlaşalım.. Unutmayalım, Fatih'ler kolay yetişmiyor.. Onları yetiştiren anneler de hala anılıyor yüzyıllar sonra..
Bir çelişki: Bu yazıyı yazan anne de sabah 7den akşam 19'a kadar ev dışında çalışmaktadır??? Ama onun çalışması, yukarda yazılanlarla yaptıklarının çelişmesi, yazılanların doğruluğunu değiştirmiyor.. Vesselam..
Related Posts with Thumbnails